HAKKIMIZDA

S/Y ALTERA

PAYLAŞIMLAR

BASINDA BİZ

İLETİŞİM

İCLAL

ÜMİT

Ekibin kadın tarafı olarak ben, denizdeyken toprağı, karadayken de denizi özlüyorum. Bu nedenle tamamen  teknede yaşamayı bir yaşam biçimi olarak benimseyemedik. Bahçe, çiçek, böcek, kedi, köpek ma-aile bir hayatımız var karadayken. Sonra aniden palamarları alıp, kendimizi denize attığımızda ise sadece kutsal mavi!… Böyle olmayı seviyoruz.

 

Böyle olabilmek için tüm beyaz yakalılar gibi ciddi bir bedel ödedik büyük şehir hayatımızda. Büyük, çok büyük şehirde, büyük, çok büyük şirketlerde çalıştım. Önemli görevler, sorumluluklar aldım. Hayatımdaki herşey o kadar büyük ve o kadar önemliydi ki, aynı zamanda çok zorlayıcı, yıpratıcı, sinir bozucu, hasta edici olmasını normal karşılıyordum. Oldum da… Hasta olup kafamı duvara toslamasam belki hala büyük bir şirketin önemli, sevilen, sayılan bir yöneticisi olarak hayatıma devam ediyor olabilirdim. Bir gün hastanelik olup, bir sürü endişe verici tetkiklerin  sonunda “major depresyon ve panik bozukluk” yazan bir rapora boş boş bakarken buldum kendimi. Sonucu kabullenmeyi boşverin algılamakta bile zorluk çektim. Çözmek için ise bir yerlerden başlamam ve radikal kararlar almam gerekiyordu; işi bıraktım!.. Emekli olmama az bir süre kalmıştı, kendimi emekli ilan ettim. Sigorta sektöründeki 23 yıllık yöneticilik hayatım 2011 yılında böyle sona erdi.

 

Asıl çözüm ise denizle geldi. 2007 yılında teknemiz Altera’yı almıştık ama ben hep kaçamak tatillerde çok kısıtlı vakit ayırabilmiştim. Bu sefer, Ümit attı beni tekneye, tir tir titreyen bacaklarımı görmezden, sürekli endişeyle çarpan kalbimin sesini duymazdan gelip, dümenin başına geçirdi. On günde bitebilecek bir  rotayı iki ayı aşan bir maceraya dönüştürdü. Sözde Çeşme’den İstanbul’a çıkacak ve Kuzey Ege rotasındaki bir kaç Yunan adasını görecektik. Bizim rota, bizi forumdan izleyen ve davet eden dostların çağrısına hemen uyuyor, Kuzeye devam etmek yerine Güney’e inmekte hiç bir sakınca görmüyor ve zig zaglarla uzayıp gidiyordu. Ben de bir yandan yazıyordum. Yazmaktan her zaman zevk almışımdır ama bu yazılar Gezgin Korsan forumunda, bizimle aynı keyfi paylaşan, bizim için endişelenen, yardımcı olmaya hazır bir denizci grup tarafından izleniyor ve bekleniyor olunca benim için çok daha keyifli bir hale geldi.  Ben karadan uzaklaştıkça geride bıraktığım sorunlar yumağı küçülüyor küçülüyor görünmez oluyordu. Meğerse herşey sırçadanmış, elimde tuzla buz olurken geride sadece biraz hüzün kaldı…

 

Emekliliğe alışmak ve gerçekten apoletlerden, ünvanlardan kurtulmak için biraz daha bilinçli çaba gerekti. Sonunda İstanbul’u da bıraktık. Herkes için bu doğrudur demiyorum ama hayatımda aldığım en ama en doğru kararmış. Hayatımızdan stres kaynaklarını bir anda çıkartmış olduk.

 

Yine de sürpriz bir şekilde adrenalin bağımlılığının bizi bir süre daha etkilediğini itiraf etmeliyim. Bir süre sonra, seyrek ziyaretlerimizde bile bize büyük şehirler batmaya başladı. İlk yılın sonunda İstanbul’a her gittiğimizde kaçmak için daha da acele eder olduğumuzu farkettik. Dostlarımız, akrabalarımız, canlarımız vardı orada ama dipsiz kuyu gibiydi.  Gittiğimizde göremiyoruz, gördüğümüzde tam keyif alamıyoruz. Herkes yorgun, bıkkın… Mücadeleye alışılmış… Biz o kavgaya ait değiliz artık. Herşey çok yabancı ve çok “fazla”. Kendi sakinliğimizin kıymetini daha iyi anladık ve nereye ait olduğumuzu artık çok çok iyi biliyoruz. Ya Köyceğiz’de ya da denizde olmalıyız...

 

Karada olduğumuzda yoga, tango, taş boyama, doğal beslenme kürleri veya dostlar için hazırlanmış güzel ve sağlıklı sofralar için mutfak aktiviteleri, yerli atalık tohum peşinde koşma gibi faaliyetler içinde heyecanlı ve keyifli bir koşuşturma içindeyim.

 

Denizlere açıldığımızda ise kendimi kutsanmış gibi hissediyorum. Deniz sadece bir hobi değil benim için, Doğa Ana’nın beni sarıp sarmalayan, bütünleyen eli… Hep sıkı sıkı tutmak istediğim bu el bana güzel ve keyifli bir hayatın kapılarını açtı. O parlak yanılsamalı dünyalara inat, gerçek hayatın basitlikte yatan değerini ve doğa ile uyumlanmanın akışa katkısını öğretti. Derin mavi sadece yüzmeye değil, insanı insan yapmaya da yarıyor. O benim kıymetlim. Elim ayağım tuttuğu sürece denizlerde olmak isterim.

 

Sevgili okurlar, deniz dostları,

 

1975 senesinde Deniz Lisesi’ne girerek beyaz üniformamı giydim, 35 yıl onurla taşıdım. 1985 yılında Deniz Harbokulu Uluslararası İlişkiler branşından mezun oldum. Uzun eğitim dönemi sırasında askerî gemi hayatında nöbetlerin çok fazla olduğunu ve denizcilikten çok kırtasiye işleriyle uğraşıldığını görünce hayallerim suya düştü ve daha çok karada olacağımı ve sosyal hayatımın daha çok olacağını düşünerek ikmal branşına ayrıldım ve hiç de alâkası olmayan bir işin içine girdim; 25 yıl boyunca, milletimin ödediği vergilerin doğru yerde harcanıp harcanmadığını takip etmek oldu bütün derdim. Bu işi de onurla tamamladım.

 

Deniz Lisesi’nde ilk deniz tecrübemizi filikalarda kürek çekerek edindik. Deniz Harbokulu ise denizde yelken basmak üzere geniş olanaklar sunan sonraki yuva oldu hevesli öğrencilere. Yelken, deniz, doğa, tek kişilik teknelerle Büyükada koylarına kaçış ve sonradan okulumuza hibe edilen yatlar. Eski adı Orca, okuldaki adı Miço olan yatın anayelkencisi olmak...

 

Deniz Kuvvetleri’nde Nusret Mayın Dökücü’nün İkmal Subayı olmak onurunu tattım iki yıl. Az geldi, emekli olmadan 4 yıl önce ağabeyimin cesareti sayesinde tekne sahibi oldum. Bu serüvene atılmakta benden cesur davranan ağabeyim çabuk havlu attı, teknemiz Altera da bana kaldı.

 

Eşim ve ben denizi çok sevdik. Deniz Kuvvetlerindeki görevim süresince, denizde tatmayı umduğum, o hep hayal ettiğim keyfi yakalayamadığımdan olsa gerek, denizin ne kadar ciddi bir uğraş olduğunun ayrımına varamadım. Hâlbuki ciddiyetinin, tehlikelerinin, meşakkatinin farkında olduklarından olsa gerek, meslektaşlarımın neredeyse hiçbiri tekne sahibi olmadı. Emekliliklerinde denizden hobi anlamında uzak durdular. Ben ise mesleğe hangi hayalle atıldıysam o heyecanı hep içimde taşıdım ve emekliliğimde de taşıyorum. Eşimin: “Ümit, nereden geliyor aklına bu çılgınca fikirler Allahaşkına!?” demelerine aldırmadan, hem de onu da peşimden sürükleyerek, hasbelkader aldığımız teknemizle on yıldır Akdeniz’de seyirler yapıyoruz.

 

İstanbul’dan otobüse atlayıp Kuşadası’ndan denize açıldıktan 24 saat sonra Mikonos’a varıp bir akşam yemeği yiyip ve hemen işe yetişebilmek için palamar aldığımız haftasonlarımız bile oldu.

 

Gezerken yazıp çiziyoruz, İclal espirili dili ile seyirlerimizi anlatıyor, ben de gezdikçe kamçılanan merakımla çok geniş yelpazede araştırmalar yapıyorum ve yazıyorum. Gezdikçe merakım artıyor, merakım arttıkça yazıyorum ve sürekli yazıldıkça şişen bir kitabım oluyor. Kitap bitemeyince, bâri sunum yap diyen arkadaşlara, derneklere, dostlara ve üniversitelere sunum yapıyorum ve sevgili eşim bu sunumların vazgeçilmez ögesi oluyor.

 

Uluslararası eğitmen sertifikalarım var, ama nasıl ticâri bahriyede çalışmayı düşünmedimse bu sertifikaları da kullanmadım. Denizi amatörce sevmek başka bir şey. Profesyonelliğe dönüştürmemek, onu hep bir sevgili olarak yanımda tutmak bencilce gelebilir ama o kadar seviyorum ki...